ChatCity sohbet arkadaş sitesi ile oyun tavla ve okey oyna, sohbet muhabbet ortamını keşfet. Oyun, okey tavla oyna, kulüp aç ve kendi radyo yayınını yap

Forum sayfaları sohbet arkadaş sitesi ile oyun tavla ve okey oyna, sohbet muhabbet ortamını keşfet. Oyun, okey tavla oyna, kulüp aç erkek kız arkadaş bul

sohbet banner
tavla okey sohbet forumu
sohbet, okey, tavla, chat
19 Mayıs 2022, Perşembe 14:31   
kız arkadaş sohbet linki

 

ChatCity Forum
Chatcity Forumlarında mesaj yazmadan önce Forum Kurallarını mutlaka okuyunuz...

  Tancredi> Forum Mesajları
    Tancredi'e ait Toplam 11 Forum Mesajı var
<<1 2>>


Tancredi

Tancredi resimleri


Mesaj Gönder
Forum Başlıkları

 
  CC-Forum> Mühim Mevzular >Bilim - Teknoloji - Sağlık - Yaşam >Evrimsel Psikoloji Yazı Dizisi: 2- Aşk Nedir? Neden Evrimleşmiştir? Nasıl Âşık Oluruz?>
  31.Oca.2022 Pzt 00:36:00
Onu görürsünüz... Gözlerine baktığınızda, kokusunu duyduğunuzda, tenine dokunduğunuzda içiniz içinize sığmaz. Kalp atışlarınız hızlanır, yüzünüz pembeleşir, göğüs kafesiniz üzerinde bir yumru hissedersiniz, karnınızın burulduğunu, içerisinde "kelebeklerin uçuştuğunu" hissedersiniz. Eğer etki yeterince güçlüyse dizleriniz zayıflar ve ağırlığınızı taşıyamamaya başlar. 

Sadece bu kadar değil! Terlersiniz, göz bebekleriniz büyür. Koltuk altlarınızdan ve cinsel organından etrafa, ter kokunuz ile karışacak şekilde düşük miktarda koku hormonları (feromonlar) saçmaya başlarsınız. Bunların miktarı, etkilendiğiniz kişinin çevresinde kalmayı sürdürdüğünüz müddetçe giderek artar. Bu sırada iştahınız kapanır ve mideniz ile bağırsaklarınız daha yavaş çalışmaya başlar, ağzınız kurur. Çünkü vücut hayatta kalmaya yönelik fonksiyonlardan, üremeye (sekse) yönelik fonksiyonlara yönelir. Erkekseniz penisiniz sertleşir, dişiyseniz vajinanız ıslanır ve kabarır. Beyninizin aktivitesi artar, vücut, var olma amacını gerçekleştirmek üzere hazır hale getirilir. 

Siz, âşıksınızdır.

Evet, aşkı tanımlamak konusunda edebiyatçılar ve filozoflar kadar başarılı değiliz, kabul ediyoruz. Ne yazık ki size toz pembe bir tanımlama yapamıyoruz ve bugüne kadar öğretilen, hayallerinizdeki aşkı anlatamıyoruz. Eğer o tür bir tanım peşindeyseniz, edebiyat alanında uzman kaynaklara bakmanızı tavsiye ediyoruz. Ancak bir konuda net bir şekilde iddialıyız: Aşkı size bugüne kadar yapılan her türlüsünden daha gerçekçi ve somut bir şekilde anlatabiliriz, konuyla ilgili bilimsel gerçekleri ortaya koyabiliriz ve size "gerçek aşk"tan öte, "aşkın gerçeklerini" anlatabiliriz. Bu makalemizde de bunu hedefliyoruz. 

Bildiğiniz gibi aşk konusunda binlerce yıldır bin bir şiir yazılmış, methiyeler dürülmüş, şarkılar söylenmiş, efsaneler uydurulmuş, masallar yaratılmış ve aşkın gücü, kulaktan kulağa, "kalpten kalbe" tüm Dünya`yı avuçları içerisine almıştır (hah, şimdi başlangıçtakine göre biraz daha edebi oldu, ne dersiniz?).

Peki, tüm bu gerçeklikten uzak benzetmeler ve abartılı, neredeyse hiçbir zaman gerçeği yansıtmayan hikâyeler bir yana, sahiden, aşk nedir? Neden aşık oluruz? Daha önemlisi, evrimsel süreçte aşk gibi bir duygu neden geliştirilmiş, korunmuş ve desteklenmiştir? Bu bağlamda, sadece biz mi aşık oluruz? Diğer hayvanlar da aşık olur mu? Aşkın sevgiden farkı var mıdır ve varsa nedir? Bu makalemizde, olabildiğince anlaşılır ve yalın bir dille bu sorulara cevaplar vermeye çalışacağız.


Aşk Nedir?

Aşkın bilimsel arka planını anlamak isteyen biri, ilk olarak şunu anlamalı ve kabullenmelidir: Aşk, diğer tüm bedensel olaylar gibi, tamamen biyokimyasal bir süreçten ibarettir ve hiçbir madde üstü ve mutlak olarak “soyut” olan bir anlam taşımamaktadır!

Çoğu zaman insanlar bunu kabul etmekte zorlanır, muhtemelen bu satırların okurları olarak, bu gerçekle daha önce yüzleştirilmediyseniz, sizler de bu gerçeği inatla, belki de bizlere kızarak reddedeceksiniz. Çünkü birçok insan, duygular söz konusu olduğunda, hele ki aşk gibi çoğu zaman olumlu; ancak yeri geldiğinde acı çektirebilen “epik” duygular söz konusu olduğunda, konunun edebi ve felsefi boyutları içerisinde kaybolmaktadırlar ve gerçeklikten bağlarını koparmış olmaktadırlar. Umuyoruz ki bu makalemiz sayesinde, bu sis perdesinin arasından da olsa bir miktar gerçeklerle yüzleşebilirsiniz. Gerçek, son derece yalın bir şekilde gözümüzün önündedir: aşk, tüm diğer duygular gibi nöral (sinirsel) ve hormonal yolaklar aracılığıyla açıklanabilmektedir. Bunu zaten bu makale boyunca göreceksiniz. 

Aşkın bilimsel arka planıyla ilgili anlamamız gereken ikinci önemli nokta, belki kimilerine aptalca gelebilecek kadar sade bir diğer gerçektir. Bu gerçek, çok yalın olmasına rağmen büyük bir inatla halen toplum içerisinde çarpıtılmakta ve “gerçekmiş gibi” sunulmaktadır: Aşk, kesinlikle kalp ile ilgili bir duygu değildir ve diğer bütün duygular gibi, aşk da, sadece ve sadece beyinde meydana gelmektedir.

Gerçekten de bunu söylemek ve savunmak zorunda olmak bile utanç vericidir; ancak eski Pagan geleneklerinden kalma sayılabilecek sebeplerle, günümüzde birçok inanç sistemi ve inanç sistemlerinden bağımsız olarak insan grupları, aşkın “kalpten kaynaklandığı” gibi bir yanılgıya saplanıp kalmışlardır, üstelik aksini gösterenlere de büyük bir kin duyabilirler. Bilime düşen ise gerçeği ortaya koymaktır.

Özetle, aşk da dahil olmak üzere istisnasız her duygu beyinde üretilir, beyinde algılanır, beyinde sonlanır. Yani "aşk" dediğimiz şey, beyinde başlar ve beyinde biter. Beyinde olan bu süreçler diğer organları etkileyebilir; ancak yaşanan duyguların kendilerinin bu etkilenen organlarla (örneğin aşkın kalple, kaslarla, bağırsaklarla) hiçbir alakası yoktur.


Şimdi, gelelim aşkın tanımına... Dünyaca ünlü Merriam-Webster sözlüğünde oldukça yalın bir şekilde tanımlanmaktadır: 

Aşk, güçlü bir bağlılık hissi ve kişisel bağlanma duygusudur.

Türkçede biz bu duyguyu sevgi ve aşk diye iki seviyede incelesek de, İngilizcede böyle bir ayrım bulunmamaktadır ve her tür sevgi için "aşk" sözcüğü kullanılmaktadır. Türk Dil Kurumu aşk sözcüğünü şöyle tanımlamaktadır:

Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, sevda, amor.

Sevgi sözcüğünü ise şöyle tanımlamaktadır:

İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu.

Dolayısıyla, aşkın sadece cinsiyetler arası sevgi olarak düşünülmesi kimi durumda hatalı olabilecektir. Ancak biz bu makale dahilinde Türkçe bir anlatımda bulunduğumuza göre, buradaki "aşk"tan kastımın “bireyin kendi cinsel yönelimi dahilinde, ilgi duyduğu cinsiyete karşı yoğun sevgi duyma hali”, yani günlük hayatta kullandığımız "aşk" olduğunu belirtmek isteriz. Bu tanımımızdan da anlayabileceğiniz ve eşcinsellik gibi konulardan da anlayabileceğimiz gibi aşk, erkekle dişiler arasında olmak zorunda olan bir duygu değildir.

Aşkın Evrimsel Temelleri

Aşk, diğer tüm duygular gibi sıradan ve yaygın bir duygu olduğuna göre, biyolojik olarak incelenebilmesi gerekmektedir. Gelin biraz buna bakalım:

Esasında aşkı sadece tek bir bilim dalı incelememektedir ve farklı açılardan ele alınabilmektedir. Örneğin aşkı inceleyen bilim dalları arasında evrimsel psikoloji, evrimsel biyoloji, antropoloji ve sinirbilim bulunmaktadır (ki bunların her biri, devasa bilimsel çalışma sahalarıdır). Biz burada yalnızca evrimsel biyoloji ve sinirbilim açısından ele alacağız.

İlk olarak, aşkın neden evrimleştiğini, yani bilimsel kökenlerini anlatmakta fayda görüyoruz. Bu sayede, aşık olduğumuzda vücudumuzda meydana gelen biyolojik ve fiziksel değişimlerin nedenlerini daha kolay anlayabileceğiz.

Aşktan Sekse Yolculuk...

Evrimsel açıdan bakıldığında, aşkın evrimleşmesinin arkasındaki nedenleri tam olarak bilmek ne yazık ki mümkün değil. Çünkü duygular, arkalarında fosiller bırakmıyorlar ve doğrudan genlerle analiz edebileceğimiz unsurlar değiller: Bireyden bireye, zamandan zamana, mekandan mekana değişebiliyorlar ve çevreyle, kişinin kendi geçmişiyle ve daha nice unsurla çok sıkı bir ilişki içerisindeler. Hele ki aşk gibi bireyin bütün özelliklerinin toplamına bağlı olarak ortaya çıkan bir duygunun, bundan yüz binlerce ve hatta milyonlarca yıl önceki versiyonlarını görebilmemizin herhangi bir yolu yok.

Ancak evrimsel biyolojide sıklıkla başvurulan bir yöntem olarak, günümüzdeki (insan da dahil olmak üzere) hayvan türlerinin sevgi anlayışlarına/davranışlarına bakarak ve bunlar arasındaki paralellikler ile zıtlıkları analiz ederek, davranışsal bir evrim süreci belirlemek mümkün olabilmektedir. Üstelik bu davranışların fizyolojik kökenlerini anladıkça, genler üzerinden giderek ne gibi değişimler yaşandığını ve evrimsel süreçte aşkın ne gibi köşe taşları bulunduğunu konusunda çıkarımlarda bulunabilir, bu çıkarımları farklı hayvan gruplarında test ederek yanlışlayabiliriz. 

İlk bakışta, aşkın evrimleşmesinin en kritik nedenlerinden birinin seks olduğu açık bir biçimde görülecektir. Çünkü artık net bir şekilde bilindiği üzere, bütün canlılar hayatta kalmak ve üremek üzerine kurulu bir genetik yapıya sahiptirler; en karmaşık hayvan türlerinden, en basit yapılı bakterilere kadar... Bu, yaşamın var olabilmesinin en temel kuralıdır. Bu yolda, hayatta kalma veya üreme başarısını arttıracak her unsur ve yöntem, bir avantaj olacak, bu sebeple doğal süreçler içerisine seçilecektir. İşte aşk da, cinselliği sağlaması ve garanti altına alması açısından önemli bir unsurdur. Çünkü aşk, bireylerin birbirini anlaması ve birbirine bağlanması için çok güçlü bir hormonal unsurdur ve bu sayede, duygusal birliktelikten doğacak olan cinsel birleşme şansını kat kat arttırır. Bir duygu olarak aşk bu süreci, empati ve bağ kurma gibi ikincil duyguları içerisinde barındırarak yapar. Şimdi bunu örnekleyelim:

Hayali bir ortam düşünelim: Bu ortamda A grubu ve B grubu bulunsun. İki grupta da 200`er birey bulunsun. Bu 200`er bireyin 100`eri erkek, 100`eri dişi olsun. Anlatım kolaylığı açısından bu grubun tamamının heteroseksüel olduğunu düşünelim, yani erkekler dişilerden, dişiler de erkeklerden hoşlanıyor olsun. A grubunda, empati, bağ kurma, sevgi ve nihayetinde aşk gibi duygular bulunsun. B grubunda ise bu duyguların hiç bulunmadığını varsayalım.

Bu durumda, iki grup serbest bir şekilde bırakıldığında, üreme başarıları evrimsel açıdan aşkın neden evrimleştiğine dair fikirler verecektir: Muhtemelen, birbirine karşı empati, sevgi ve aşk duyan popülasyonlarda, kendisine uygun gördüğü bireye karşı saplantı duyma, arzulama ve aşk duyma gibi hisler, nihayetinde cinsel başarıyı da getirecektir. Diğer grupta ise, tamamıyla rastlantısal olacak olan çiftleşme, çok büyük ihtimalle birbiriyle uyumsuz bireylerin çiftleşmesi ihtimalini arttıracak, bu da popülasyonun geleceğini tehlike altına alacaktır. Yani aşk, seksin önünü açan ve onu garantileyen bir mekanizma olarak evrimleşmiş olabilir, bu çok muhtemeldir. Gerçekten de, evrimin Cinsel Seçilim mekanizmasının bir diğer adı "rastgele olmayan çiftleşme"dir. Bu, doğrudan aşka işaret etmek için kullanılmasa da, üremenin rastgele olup olmadığı evrimin yönünü belirleyen önemli bir faktördür.


Burada anlaşılması gereken kritik bir diğer nokta bulunmaktadır: kişisel arka plan. Bir kişiye aşık olup olmayacağımızı seçememekteyiz. Benzer şekilde, hangi bireye aşık olacağımızı da seçememekteyiz. Bunun neden olduğunu hiç düşündünüz mü? Bir erkek olduğunuzu düşünelim:

Bir dişiye aşık olduğunuzda, öncesinde durup düşünür müsünüz? Burnu 30 derece eğime sahip, gözleri birbirinden 5 santim ayrık ve mavi renkte, saçları 56 santimetre uzunluğunda ve sarı, boyu 1.66 ve kilosu 55. Bu kız tam bana göre!

Elbette böyle bir analizde bulunmazsınız. Tek bir bakış bile, beyninizin anında tek bir bireye saplanıp kalmasına neden olabilmektedir. Zaten evrimsel avantaj da buradan kaynaklanmaktadır: İmkan olan her ortamda cinsel başarıya ulaşmaktansa, o cinsel başarıyı sağlayacak unsurları yaratmanıza neden olacak bir duygunun evrimleşmesi son derece avantajlıdır.

İşte burada "kişisel arka plan" olarak tanımladığımız unsur, aşk için bu yüzden önemlidir. Sizin kime aşık olacağınızı, biyolojik ve kültürel arka planınız belirlemektedir. Biyolojik yapınız, yani genetik ve gelişimsel özellikleriniz sizin ilk bakıştaki tercihlerinizi belirlemede rol oynamaktadır. Kültürel özellikleriniz ise, aşık olacağınız kişilerin sizin için sosyal anlamda ne kadar uygun olduğunuzu belirlemenizi sağlayacaktır.

Kimi zaman ilk bakışta çok güzel/yakışıklı bulduğumuz kişilerden, onlarla konuştuktan ve sosyokültürel durumunu anladıktan sonra soğuyabiliriz. Tam tersi şekilde, ilk bakışta beğenmediğimiz kimselerle konuştukça, onlara aşk duyduğumuzu fark edebiliriz. İşte beyniniz, tüm bu süreçler olurken, sizin sosyobiyolojik arka planınız ile söz konusu şahsın arka planı arasındaki uyumluluğa bağlı olarak aşk duygusunu, sizin kontrolünüzden tamamen bağımsız olarak gerçekleştirebilmektedir. Kişisel zevklerimizin, genetik ve çevresel birçok unsurdan ötürü birbirinden tamamen farklı olması, aşkın hedeflerinin de tamamen farklı olmasına neden olmaktadır. Bu yüzden kimi zaman çiftleri birbiriyle yakıştıramaz ve birbirlerine layık görmeyiz; ya da tam tersi şekilde birbirlerine uyumlu buluruz.

Dolayısıyla, evrimsel açıdan bakıldığında, A ve B grupları arasındaki başarılı çiftleşme oranı kıyaslanacak olursa, A grubunun daha başarılı yavrular üretebilmesi çok daha muhtemeldir. Belki B grubu da başarılı olabilecektir (sonuçta üremeyi başarmaktadırlar); ancak A grubunun yavruları, nesiller geçtikçe, B grubundan daha üstün olabilecektir. Zaten evrimsel bir analiz de ancak bu şekilde yapılabilir: Uzun vadede, nesiller boyunca iki popülasyon içerisindeki uyum başarısı grafiklerinin nasıl değiştiği önemlidir. Hele ki değişen çevre koşullarında, aşk ve bağlılık gibi duygular sayesinde uygun bireylerin birbirleriyle çiftleşmesi, gelecek nesillerin daha uyumlu olmasını garanti edebilir.

Tüm bunların, evrimsel biyoloji dahilinde çok basit bir nedeni vardır: cinsel seçilim. Esasında beyninizin, ilk etapta tamamen içgüdüsel olarak yaptığı seçimler, en güçlü evrim mekanizmalarından biri olan cinsel seçilimin işleyişini yansıtmaktadır. Cinsel seçilimin etki ettiği davranışsal özelliklerin de aşkla ilgili yönelimlerimizde büyük rolü olduğunu söyleyebiliriz. Tüm canlıların özellikle içgüdüsel davranışları, seçilim sonucunda başarılı olabilecek şekilde özelleşmiştir. Elbette, her zaman olduğu gibi, popülasyon içerisinde geniş bir çeşitlilik (varyasyon) vardır: Bazı bireyler daha isabetli seçimler yapabilecek dürtülere sahipken, bazıları bundan yoksundur. Değişen çevre koşulları dahilinde, bu çeşitlilik çerçevesinde en uyumluların sürekli seçilimi evrime neden olacaktır. Bu evrimin içerisinde aşk gibi duygular da, cinsel seçilim (dolayısıyla evrim) tarafından desteklenmektedir. Hayvan davranışlarının evrimiyle ilgili bilgileri buradaki makalemizden alabilirsiniz.


Türümüzün (ve diğer birçok türün) dişileri ve erkekleri, birbirlerini belli özelliklerine göre seçmektedirler ve kendilerine uygun buldukları özelliktekilerle çiftleşmeyi tercih etmektedirler. İşte bu, evrimin cinsel seçilim mekanizmasıdır. Beyin bakımından oldukça gelişmiş bir hayvan türü olarak insanda, bu seçilim sadece fiziksel özelliklere göre değil, daha önce de açıkladığımız gibi arka plan bilgilerimize bağlı olarak da yapılmaktadır. Ancak ne olursa olsun, ortada bir seçim vardır ve bu seçim, evrimsel süreçte gelecek nesillerdeki bireylerin (yavrularımızın) genetik yapısına doğrudan etki etmektedir.

Bu sebeple, cinsel seçilimin etkili olmadığı, yani cinsiyetlerin birbirlerini herhangi bir öncül koşula bağlı olarak seçmedikleri, rastgele çiftleşen türler bile günümüzde hayatta kalabilmektedir; ancak birçok türde cinsel seçilim etkilidir. Bunun sebebi, aşk, sevgi ve bağlılık duygularının popülasyonun cinsel başarısını arttırıyor olması olabilir.

Öte yandan, aşkın sadece cinsel başarı için evrimleşmediğini düşünen birçok bilim insanı da bulunmaktadır. Zira hem insan, hem de diğer hayvan türleri incelenecek olursa, her aşkın sonu, seks ile bitmemektedir (büyük bir çoğunluğu sonunda buna ulaşıyor olsa da). Benzer şekilde her seks, aşka dair duyguları da beraberinde taşımamaktadır. Örneğin çiftleşme sonrası erkeğinin kafasını kopararak yiyen dişi mantisin veya benzer şekilde üreme sonrasında erkeğini öldüren bir karadulun o sırada pek de aşk dolu duygular beslemediği aşikârdır (mantislerin aşk anlayışı bizden çok farklı değilse tabii). Bu durumda, aşkın evrimsel geçmişinde başka bir sebep daha yatıyor olabilir. İşte evrimsel psikologlar, bu konunun detaylarını aydınlatmak için çaba sarf etmektedirler. Şimdi bu konudaki bazı önemli bulgulara değinelim.

Evrimsel Psikolojinin Aşka Yaklaşımı

Bağ... Evrimsel süreçte, özellikle toplumsal bir yapıya sahip olan sosyal türlerde, popülasyonu bir arada tutan en önemli özelliklerden biri, bireyler arasında oluşan bağlardır. Ebeveyn ile yavru arasında, benzer dönemde doğmuş bireyler (genelde kardeşler ve yaşıtlar) arasında, erkekler ve dişiler arasında oluşan bağlar, sosyal yapıyı güçlendirmekte ve evrimsel olarak avantajlı bir konuma geçilmesini sağlamaktadır. Ayrıca bu bağ duygusu, empati duygusunu da beraberinde getirmekte, böylece bencil ve bireysel davranan bireyler yerine, bir bütün olarak hareket edebilen türler evrimleşebilmektedir. Dolayısıyla türün devamlılığı ve gücü açısından aşk duygusu önem arz etmiş olabilir. Rastgele çiftleşen bireylerde, ebeveynleri ile yavrular arasındaki sevginin farklı bir forma dönüşmesi, cinsiyetler arası sevginin evrimleşmesine neden olmuş olabilir. Çünkü özellikle ebeveyn ile yavru arasındaki sevgi, karşılıklı bir gizli çıkar ilişkisine dayanmaktadır. 

Her ne kadar "anne sevgisi", kültürel yapımız içerisinde "yüce" olsa da, evrimsel ve bilimsel açıdan oldukça çıkarcı bir ilişkinin ürünü olarak gelişmiştir: Anne, yavrusuna bakarak kendisinin daha ileriye götüremeyeceği genlerinin, gelecek nesillere aktarılmasına katkı sağlamış olur. Yavruysa, annesi tarafından bakılarak, diğer yavrulara göre avantajlı konuma geçebilir. Böylece hem yavru, hem anne evrimsel açıdan kazanmış olur. Elbette bu bilinçli veya art niyetli olarak yapılmaz; ancak organizmaların genetik donanımının bu tür bir bencillikle yüklü olduğunu gösteren sayısız veri vardır. Ne var ki özellikle kültürel evrimimiz sayesinde geliştirdiğimiz diğer sosyal özellikler, bu tür bencillikleri çoğu zaman baskılayabilmektedir. Örneğin bir başkasının çocuğuna ve hatta başka türlerin yavrularına, tamamen karşılıksız gibi gözüken bir sevgi besleyebiliriz (her ne kadar bu tür sevginin bile karşılıklı olduğunu iddia edebilecek sayısız bilim insanı bulunsa da).

Dolayısıyla aşkın evriminin temelleri, cinsel güdüler ve toplum bireyleri arasındaki bağın, türün devamlılığına katkı sağlıyor olmasına dayanmaktadır diyebiliriz.


Bir diğer önemli nokta, ebeveynler arasında kurulacak bağın yavrular için önem arz ediyor oluşudur. Çoğu türde erkekler, çiftleşme sonrasında yuvayı terk ederek yeni potansiyel eşler aramaya başlarlar. Bu, kimi tür için avantajlı bir strateji olsa da, türümüz için pek de avantajlı olduğu söylenemez. Çünkü beyin yapımızın evriminden ve kafalarımızın büyüklüğünden dolayı, iki ayak üzerinde yaşamaya uyumlu türümüzün doğumu oldukça sancılı bir hal almış, evrimsel süreçte bebeklerimizin ve dişilerimizin vücutları bu zor doğumu başarabilecek bazı değişimler geçirmiştir: Kafataslarımız yumuşak ve esnek olarak doğarız, anneler doğuma yakın ağrı kesici etkisi olan hormonlar salgılarlar, vs.

Ancak hepsinden önemlisi, insan türünün bebekleri, gelişimlerinin daha çok başlarındayken doğarlar ve gelişim evrelerinin büyük bir kısmını, ana karnının dışında, vahşi yaşam içerisinde geçirirler (günümüzde bu yaşam artık herkes için “vahşi” olmasa da). Dolayısıyla türümüzün bebekleri, evrimsel açıdan oldukça dezavantajlı bir konumdadır, ancak böylesine büyük bir beyin için, iki ayak üzerinde duran ve dolayısıyla doğum kanalı iki bacağının arasına hapsolmuş ve dar kalmak zorunda olan bir tür dahilinde, bu şekilde bir evrim kaçınılmazdır. İşte bu sebeple, biyolojik evrimin şekillendirdiği kültür, insan ebeveynlerinin arasındaki bağı güçlendirecek şekilde gelişmiştir. Bunu başaramayan veya bu tür bir duruma daha uyumsuz olanlar her nesilde elenmiştir.

Bunun nasıl olduğunu anlamak oldukça basittir: Her bireyin, evrimsel süreç içerisinde sahip olduğu karakterler vardır, bunu yazı içerisinde “kişisel arka plan” olarak tanımlamıştık. İşte bu arka plan dolayısıyla, bazı bireyler aile kavramına ve sevgiye daha eğilimli iken, bazıları bundan daha uzaktır. Dolayısıyla vahşi yaşamda, eğer ki aile ve bütünlük kavramlarını destekleyecek durumlar oluştuysa (ki az önce anlattığımız sebeplerle türümüz üzerinde bu tür bir baskı oluşmuştur), birbirine daha fazla bağlılık duyan ve dolayısıyla aile kurmaya ve sürdürmeye daha meyilli olanlar avantajlı konumda olacaktırlar. Bu avantajın evrim süreci içerisinde sürekli seçilimi, aşk gibi bağ duygularının gelişmesini ve güçlenmesini sağlamış olabilir. Bir arada kalarak, yavrularını daha uzun süre, daha güçlü bir şekilde koruyan bireyler, kaçınılmaz olarak daha avantajlı olacaktırlar. Dolayısıyla, kendi genlerinin bir karışımı olan yavrular arasından da, bu eğilime en yatkın olacak şekilde genlere sahip olanlar ve bu duygulara en aşina olarak yetiştirilen bireyler, vahşi yaşamda daha avantajlı olacaktırlar. Bu da aşk gibi duyguların her nesilde daha da artması ve popülasyon içerisinde sabitlenmesi anlamına gelir.

Görülebileceği gibi aşkın evrimini tek açıdan incelemek oldukça zordur. Doğum biçimimizden, iki ayak üzerinde yürüyecek şekilde evrimleşmemize, beyin yapımıza ve büyüklüğüne kadar sayısız unsur, aşk gibi bir duygunun evriminde rol oynamış olabilir. Ancak ne olursa olsun, aşkın evrimsel açıdan uyum sağlıyor oluşu, bu özelliğin türümüzde sabitlenmesini garantilemiştir.

Aşkın evrimsel psikoloji açısından analiziyle ilgili daha fazla bilgiye buradaki makalemizden ulaşabilirsiniz.


Diğer Hayvanlar Âşık Oluyorlar Mı?

Bu evrimsel bakış açısını tamamlamadan önce, diğer hayvan türlerine kısaca bir bakış atmakta fayda olduğunu düşünüyoruz. En nihayetinde evrim, var olmuş, var olan ve var olacak tüm türlerin birbirleriyle akraba olduğu gerçeğini bizlere gösterdi. Bu durumda, sahip olduğumuz özelliklerin aynılarını veya benzerlerini kuzen türlerde görmeyi beklemek son derece doğaldır.

Açıkçası diğer türlerde aşk kadar güçlü bir sevgi unsuruna doğrudan rastlanmamaktadır. Bu, evrimsel biyolojide son derece aşina olduğumuz bir durumdur. Zira bir duygu olarak aşk, beyinde olup biten bir olgudur ve bizim beynimiz kadar gelişmiş bir beyne sahip hiçbir canlı evrimleşmemiştir. Bu durumda, beyinden kaynaklı bir unsurun bu karmaşıklıkta, bir diğer türde olmasını beklemek hata olacaktır. Fakat buna rağmen, birçok diğer hayvan türünde sevgi anlayışının olduğunu görüyoruz, özellikle de duygusal açıdan son derece gelişmiş bir canlı grubu olan memeli hayvanlarda…

Hayvanların sadece içgüdüler ile hareket etmedikleri, bizler gibi bilinç, algı ve düşünce sahibi oldukları bugün artık yaygın olarak bilinen ve kabul edilen bir gerçektir. Dolayısıyla bu canlıları birer robot, programlanmış birer makine olarak görmek tamamen hatalı olacaktır. Diğer hayvanlar da düşünerek kararlar alabilir, tercihlerde bulunabilir. Ancak aşk gibi neredeyse tamamen içgüdüsel olan duygularda zaten algısal zekaya pek de yer kalmamakta, bilinçli tercihler önemsiz sayılmaktadır.


Diğer hayvanların keyif, empati, acı, keder, utanç, öfke duyduklarını gayet net bir şekilde biliyoruz. Peki ya aşk? Tam olarak “aşk” biçiminde tanımlanabilir mi, henüz kesin bir veri yok; ancak hayvanların sevgi duydukları çok aşikar. Bir köpeğin sahibine duyduğu hayranlık ve bağlılık bunun en yaygın örneklerinden birisidir. Ayrıca en yakın kuzenlerimiz olan bonobo maymunlarının bazı popülasyonlarında, tıpkı insanlarda aşkın evriminde olduğu gibi, birbirine aşk duyan ve dolayısıyla bağlılıkları daha güçlü olan bireylerin yavrularının daha avantajlı olduğunu gösteren veriler elde edilmiştir. Yani onlarda da, bizimkisi gibi bir aşk duygusunun evrimleşmiş ve evrimleşiyor olması çok muhtemeldir.

Türümüzü ayırt eden özelliğimizin beynimiz olduğunu söylemiştik. Diğer hayvanlarda, benzer duygular evrimleşmiş olmasına rağmen, bunların bizdeki kadar karmaşık olmamasının sebeplerinden biri beynimizin evrimidir. Bir diğer sebep ise, bu evrime paralel olarak gelişen sosyokültürel yapımızdır. Yani türümüz, çok karmaşık bir sosyal ağa sahiptir ve bu, biyolojik evrim sonucunda ortaya çıkan birçok özelliğin, kültür çerçevesinde yeniden tanımlanmasına neden olmuştur. Bu çok derin ve apayrı bir konudur; ancak aşkın edebi ve felsefi yorumları, günümüzde eşcinsellere yapılan baskılar, vb. aşk ile ilintili unsurlar incelenecek olursa, bu konunun arkasında biyolojik evrimden daha fazlası olduğu görülebilecektir. Ne var ki kültürel olan her şeyin temelinde, biyolojik bir arka plan yattığını görebilmekteyiz. İşte bu sebeple, diğer hayvanlar üzerindeki incelemeler çoğaldıkça, aşkın evrimsel kökenlerine de daha net bir ışık tutulacağı ortadadır. Şimdilik, diğer hayvanların birçoğunun, bizler kadar karmaşık olmasa da, net bir sevgi anlayışları olduğunu söylemek muhtemelen hatalı olmayacaktır.


Aşkın Sinirbilimsel Temelleri

Aşkın sinirbilimsel temelleri, bize o sırada neleri, neden hissettiğimize dair çok net veriler sunmaktadır. Öncelikle, aşkın diğer tüm duygular gibi tamamen hormonal bir sürecin sonucunda vücudumuzda oluşan tepkilerin toplamında hissedilen bir duygu olduğunu hatırlayalım. Yani aşkı anlamak istiyorsak, arkasındaki nörokimyasal temelleri anlamamız gerekmektedir.

Bilimsel açıdan baktığımızda, aşk duygusuna neden olan temel hormonlar ve kimyasallar olarak karşımıza sinir büyüme faktörü, testosteron, östrojen, dopamin, norepinefrin (noradrenalin), serotonin, oksitosin ve son olarak vazopressin çıkmaktadır. Görülebileceği gibi aşkın bize karmakarışık hisler yaşatmasının nedeni, oldukça karmaşık bir hormonal dengeye dayalı olmasıdır.

Aşkın Endokrinolojisi

Şimdi, evrimsel biyoloji ile ilgili açıklamalarımızdan da yola çıkarak, kendimize uygun gördüğümüz (biyolojik veya kültürel olarak) bir bireyle karşılaştığımızda, bu sayılan hormonların vücudumuzda ne gibi değişimler yarattığına bir göz atalım:

Testosteron

Özellikle ilk aşık olma anında ve yakın çevresinde etkili bir cinsiyet hormonudur. İlgi duyduğunuz cinsiyete karşı şehvet ve istek duymanıza, bu cinsiyeti arzulamanıza neden olur. Dişilerde az miktarda bulunur ve bu görevleri vardır; ancak bunun haricinde erkeklerde, aşkın ilk evrelerinde penisin ve testislerin muhtemel bir cinsel birleşmeye hazırlanmasını sağlar. Cinsel dürtü uyandıran bireylere karşı penisin dikleşmesine neden olur. 

Östrojen

Özellikle ilk aşık olma anında ve yakın çevresinde etkili bir cinsiyet hormonudur. İlgi duyduğunuz cinsiyete karşı şehvet ve istek duymanıza, bu cinsiyeti arzulamanıza neden olur. Erkeklerde az miktarda bulunur ve bu görevleri vardır; ancak bunun haricinde dişilerde, vajinanın ve döl yatağının olası bir cinsel çiftleşmeye hazırlanmasını sağlar. İlgi duyulan bireye karşı vajinanın ıslanmasına neden olabilir.

Sinir Büyüme Faktörü

Aşk hormonları arasına göreceli olarak yeni katılan bu kimyasal, özellikle ilk aşık olduğumuz zamanlarda hızla artışa geçmekte, 1 seneden sonra ise kademeli olarak azalmakta ve eski haline dönmektedir. Dolayısıyla bilim insanları, gerçekte aşkın ömrünün 1-2 sene civarında olduğunu düşünmektedirler. Bu da esasen mantıklıdır; zira insanın tek bir bireye takılı kalması, evrimsel çeşitlilik önünde engel arz etmektedir. Ne var ki insanın kültürel yapısı, onu tekeşli bir sosyal yaşantıya itmiştir; bu sebeple ilk zamanki gibi bir aşk duygusu olmasa bile çiftler hem sosyal sorumluluklar nedeniyle, hem de birbirlerine duydukları bağlılık ve sevgi/saygı ilişkilerinden ötürü onlarca yıl birlikte kalabilmektedir. Ancak tekrar etmek gerekir ki, hem insan, hem de yakın akrabaları, sosyal olarak tekeşli olsalar bile, cinsel olarak çokeşli olacak şekilde evrimleşmiş türlerdir.

Dopamin

Sinirsel bir iletim kimyasalı olan dopamin, salgılandığı zaman vücutta mutluluk ve huzur hislerini uyandırır. Bireye ek bir enerji ve dikkat katar. Bu sayede, aşık olunan birey üzerine odaklanılır ve ona ulaşılmak için gereken ek enerji ve dikkat sağlanabilir. Bu da, evrimsel açıdan ileri sürülen argümanları desteklemektedir. Ayrıca, aşık olmaktan hoşlanmamızın sebebi, bu güzel duygulardır. Çeşitli uyuşturucu ve sakinleştirici ilaçların yarattığı etkiyle aynı etkiye neden olur.

Noradrenalin

Aşık olduğumuzda duyduğumuz strese karşı salgılanan bir hormondur. Stres, birey üzerinde oluşturulan her türlü çevresel baskıdan kaynaklanabilir ve aşk, bu baskılardan sadece biridir. Ancak noradrenalinin salgılanması sebebiyle kalp atışları hızlanır, dudaklar ve ağız kurur, kaslara giden kan artar, mide ve bağırsak kasları gevşer. Bu da yine, olası bir çiftleşmeye hazırlık evresi olarak görülebilir. Ancak daha önemlisi, aşkın tarih boyunca hep kalp ile eşleştirilmesi yanılgısının ana sebebi budur. Noradrenalin nedeniyle, aşık olduğumuzda kalbimiz hızlandığından ve midemizdeki kaslar gevşediğinden, "kalp ile aşık olduğumuzu" ve "karnımızda kelebeklerin uçuştuğunu" hissederiz. Bu, bilimsel olarak hatalıdır. Aşık olan tek organ beyindir.

Serotonin

Başlıca mutluluk hormonu olan serotonin, aşkın da temel hormonları arasında yer almaktadır. Ancak serotonini aşk açısından özel kılan, bu mutluluk hissinden çok, obsesif-kompulsif davranış bozukluğuna sahip, bir diğer deyişle "takıntılı" insanlarda bu hormonun aktivitesindeki sorundan kaynaklanan bir açıklamanın bulunuyor olmasıdır: Aşık olduğumuzda, tek bir kişiden başkasını düşünememe sebebimiz, serotonin düzeylerindeki dalgalanmadır. Kısaca aşık olduğumuzda, tıpkı ciddi bir hastalık olan obsesif-kompülsif davranış bozukluğunda olduğu gibi, takıntılı bir hal alırız. Bu da yine, arzulanan hedefe ulaşmak için evrimsel avantaj sağlayan bir hormonal düzenlemedir.


Oksitosin

Sinir Büyüme Faktörü`nde aşkın ömründen biraz bahsetmiştik ve teknik olarak aşkın bitmesine rağmen çiftlerin genelde uzun yıllar bir arada kalabildiklerini söylemiştik (esasen birçok ülkede evliliğin ortalama süresi 7-10 yıl olarak verilmektedir). İşte bu uzun süreler birlikte kalabilmemizi sağlayan, aşkın bir diğer unsuru olarak gösterdiğimiz bağ duygusudur. Oksitosin, bağlılık duygumuzu güçlendirerek eşimizden ayrılmamamızı sağlamaktadır. Oksitosin seviyesinde anormallikler olan bireylerin evliliklerinin de başarısız olduğu düşünülmektedir. Ayrıca oksitosinin ebeveyn-yavru ilişkilerinde de üst düzeylerde salgılanıyor olması, aşkın evrimsel kökenleriyle ilgili argümanlara destek olmaktadır. Bunun haricinde oksitosin, yanı zamanda cinsel orgazm sırasında da doruk düzeyde salgılanmaktadır. Bu da, aşk ile cinsellik arasındaki bağ hakkında fikirler vermektedir. 

Vazopressin

Tıpkı oksitosin gibi vazopressin de uzun dönem bağlı kalmayı sağlayan hormonlardan biridir. Ebeveyn-yavru arasında kurulan ve ömür boyu sürmesinin avantajlı olduğu bu bağlar, cinsiyetler arasında da kurulduğunda, toplumsal bir başarı ve istikrar sağlanabileceği düşünülmektedir. Bu sebeple evrimsel süreçte bu tip bir bağlılık duygusunun evrimleştiği düşünülmektedir. Ayrıca vazopressin, seks sonrasında salgılanmaktadır. 

Aşkın Fizyolojisi

Tüm bu hormonal değişimlere bağlı olarak vücudunuzda bir dizi fizyolojik değişim yaşanır. Bunların bir kısmı fiziksel olarak dışarıdan gözlenebilir; diğerleri ise psikolojik olarak tarafınızca deneyimlenebilir. Bu durum sevdiğimiz birini gördüğümüz zaman yaşadığımız baştan aşağı heyecanlanma hissini veya o özel kişiyle tanıştıktan sonra hissettiğimiz "sarhoşluk" hissini açıklamaktadır. Bunlara bir bakış atacak olursak:

Sonuç

Dolayısıyla, aşkın evrimsel ve biyolojik kökenlerine bakıldığında, son derece sıradan ve anlaşılır bir duygu olduğunu görebiliriz.

Elbette kültürel evrimimiz dahilinde aşka ve diğer duygulara anlamlar yüklememiz son derece olağandır. Ancak bunları abartarak, bilime dahil etmeye çalışmak, akıl dışı olacaktır. 

Tüm bunları, aklınızın bir köşesinde bulundurarak, ömrünüzü aşk dolu yaşamanızı dileriz.


* Bu makale, daha önce tarafımca paylaşılan Evrimsel Psikoloji Yazı Dizisi`nin 2. makalesidir. Dizinin ilk makalesini okumak için şu linki kullanabilirsiniz: https://www.chatcity.cc/forum/topic/44127/1/Evrimsel-Psikoloji-Yaz%C4%B1-Dizisi:-1--Evrimsel-Psikoloji-Nedir?

** Makale, Evrim Ağacı adlı popüler bilim sitesinden alıntıdır.

*** Makale linki: https://evrimagaci.org/ask-nedir-neden-evrimlesmistir-nasil-asik-oluruz-354



Tancredi

Tancredi resimleri


Mesaj Gönder
Forum Başlıkları

 
  CC-Forum> Kültür Sanat Hobiler >Sanat ve Felsefe >PSikoloji REhberi>
  29.Oca.2022 Cmt 22:09:48
Dostoyevski`nin Ölü Evinden Anılar adlı kitabında anlattığı bu anekdotun, bir nevi analoji olduğunu zannediyorum. Bu anekdot üzerinden; insanların belirli koşullar içinde yaşamayı kanıksadıklarını, bu koşullardan kolay kolay kurtulamadıklarını ve bu koşullara zıt bir olay gerçekleştiğinde onları yadırgayıp şaşkınlığa uğradıklarını vurguluyor, bu durumu eleştiriyor olabilir. Peki, neden?

Dünya üzerinde var olan bütün canlılar, acıdan kaçınma eğilimindedir. Bu anekdotta bahsedildiği gibi, kendisine tekme atılan bir köpeğin, bu duruma karşı tepki vermeden durması ve ilerleyen süreçte başkalarının kendine tekme atması için aynı pozisyona geçmesi mümkün değildir. Canı yanan ve acı hisseden her canlı, bu durum karşısında mutlaka tepki verecektir. Bu tepki çoğunlukla acı veren uyarandan kaçınmaya yönelik olacaktır.

Acı duyusu, bütün canlılar için hayati öneme sahiptir; çünkü bütün canlıların iki temel yaşam amacından bir tanesi de hayatta kalmaktır. Mikroskobik bir canlı olan Paramecium sp.`nin üzerine pikrik asit damlatıldığında, trikosist adı verilen uzantılarını dışarıya doğru fırlattığı ve tehlike yaratan çevresel uyarana karşı bir tepki verdiği görülecektir. İnsanlar, köpekler ve kediler de memeliler sınıfında yer alan hayvanlardır ve aynı durum onlar için de geçerlidir. Üstelik bu canlılar, oldukça gelişkin bir sinir sistemine sahiptir.

Günümüze kadar yapılan sayısız nörobiyolojik çalışma göstermiştir ki, fiziksel acı (elimizin kesilmesi, birinin bize vurması) ile duygusal acı (sevdiğimiz birinin vefatı, terk edilmek) aynı beyin bölgelerinde aktivasyona yol açmaktadır. Yani acıya sebep olan durum fiziksel de olsa, duygusal da olsa, beynimizin aynı bölgesinde tepki oluşturur ve aynı şekilde algılanır.

Köpeklerin, kendilerini besleyen insanlara karşı Stockholm Sendromu gibi bir durum içinde olabileceklerine dair yayınlar var. Ancak, buradaki analojinin (biraz da edebi ve hicivsel maksatla kaleme alındığı gerçeğini göz önünde bulundurursak) Pavlov`un köpeği ile yaptığı deney ile açıklanması mümkün görünmüyor.

Ivan Pavlov bir fizyolog idi ve köpek ile yaptığı çalışmada, köpeğin ödül sistemini aktive eden uyaranların (yemek) belirli çevresel durumlar üzerinden koşullandırılması, ödül sistemiyle ilgili beyin bölgelerinde (nucleus accumbens, ventral tegmental alan, mezolimbik ve mezokortikal dopamin sistemi gibi birçok bölgenin) uyarı oluşturup oluşturmaması, şayet oluşturuyorsa bunun fizyolojik (tükürük salgısının artması) ve davranışsal (kulakların dikilmesi) ifadelerinin anlaşılması üzerinde çalışıyordu.


Tancredi

Tancredi resimleri


Mesaj Gönder
Forum Başlıkları

 
  CC-Forum> Mühim Mevzular >Felsefe, Din, İçsel meseleler >Bilinçli Olmak Niçin Bilinci Anlamak İçin Engeldir? – Ken A. Paller £ Satoru Suzuki>
  29.Oca.2022 Cmt 21:16:56


Dur duraksız bir deneyim akışının niçin zihnimizi tıka basa doldurduğuna yönelik elimizde tümüyle tatmin edici bir izahımız yok. Biraz yakından bakıldığında, bilinç, gerçekten de mucizevi ve umutsuz bir şekilde hiçbir zaman açıklanamaz görünebilir: Böylesi bir ön kabul ve düşünme biçimiyle bilince dair bilimsel araştırma yapmak da anlamsız olurdu.

Bilinçli deneyimlerin bilimsel araştırma alanının dışında olduğu fikri, sürekli bir biçimde kamuoyunda kendine yer bulmaktadır. Şayet bilincin kökenleri doğaüstü veya başka türden bir insan anlayışının ötesinden kaynaklanıyorsa, bilince dair soruyu bilimsel bir şekilde ele alma umudu kalmamıştır.

Tam aksine, Trends in Cognitive Sciences dergisinde yayınlanan ve bu yazımızda da özetlenen yeni bir makalede insan zihninin bu temel yönünün; yani bilincin ne olduğuna dair açıklamanın, her zaman için insan kavrayışının ötesinde mevcut olduğu yaklaşımına karşı argümanları bir araya getirdik.

Farkındalık İçin Mühim Olan Bileşenler

Bir şeyi dikkatlice incelediğinizde o şeyin farkında olmanız gerektiğini düşünebilirsiniz. Ama bu doğru değil. Birkaç “Hareket-kaynaklı körlük” deneyimi fikrinizi değiştirmenizi sağlayabilir. Michael Bach’ın web sitesinde bulunan aşağıdaki videoyu dikkatlice izleyin. Ortada yanıp sönen yeşil ışığa odaklanın; bu esnada sarı noktalar, farkındalığınız dahilinde olsalar dahi tamamen zihninizden yitip gidebilir.

Bir şeyi incelemenin ve bir karara varmanın kesinkes “farkındalık” gerektirdiğini düşünebilirsiniz. Ama “farkındalık” zorunlu değildir. Kısa aralıklarla yanıp sönen bir sayının farkında olmayabilir fakat yine de sayının değerini doğru bir hesaplayabilir, matematiksel bir işlem yapabilir ve doğru cevabı bulabilirsiniz.

Güçlü duyusal uyarım, dikkat ve derinlemesine inceleme, farkındalığın teminatı değilse, asıl kritik bileşen nedir? Bu sorunun cevaplarından biri, farkındalığın, beyin kütlesinin %80’inden fazlasını oluşturan iri kıvrımlı doku tabakası olan serebral korteksteki yer alan birçok karşılıklı bilgi alışverişine bağlı olmasıdır.

Başlıca ve ana görsel korteks olarak bilinen serebral kortekste bulunan küçük bir bölge, görsel farkındalık için önemlidir. Bu bölgede olabilecek bir hasar genellikle körlüğe sebep olur. Bunların yanı sıra, kimi hastalar bilinçli olarak görmüyor olsalar bile hareketli nesneleri doğru bir şekilde ayırt edebilir ve “kör görüş" sergileyebilir. Bu gibi durumlarda, bir nesneye yönelik “farkındalık olmaksızın yargıda bulunma yetisi”, muhtemelen, yansıyan bilgi alışverişi olmaksızın sınırlı kortikal işlemi dışavurmaktadır.

V5 alanı, görsel hareketi algılamada önemli bir rol oynadığı düşünülen korteksin bir parçasıdır. V5 alanı yapay olarak etkinleştirildiğinde tuhaf hareket duyumları yaşanabilir, fakat V5 ile ana görsel korteks arasında iletişim bozulduğunda bunlar yaşanmaz. Belirli kortikal alanlar arasındaki bilgi alışverişi, hareket algısı için, ve belki de diğer bilinçli deneyimler için, gerekli görünüyor.

Yoğun bir bilinçli deneyim, bilgi alışverişi için kompleks bir ortam da gerektirebilir: Kısa, orta ve uzun ölçekli nöronal bağlantıların işlevsel bir birleşimine ihtiyaç duyulabilir. Böyle bir karışım gerçekten de serebral korteksin anatomisini karakterize eder. Böylesi bir birleşim/karışım gerçekten de serebral korteksin anatomisini karakterize eder.

Bilinci Anlamak

İnsan bilincinin bizim hiçbir zaman anlayamayacağımız kadar fantastik olduğunu düşünebilirsiniz. Diğer yandan bu görüş, kendi iç gözlemlerinizle ilgili, yaygın olarak kabul edilmesine rağmen yanlış olan varsayımlara dayanabilir.

Az bir çaba ile bu varsayımların yanlışlını görebilirsiniz. Böylece de zihin ve zihnin kökeni, evrimi, gelişimi ve öznelliğine dair bütünlüklü bir anlayış geliştirmek adına bilimsel yöntemlere başvurabilirsiniz.

Rasyonel bir dünya görüşü, insanların öznel deneyimlere sahip olduğu gerçeğini bir kenara atamaz. Bizzat bilimin kendisi dahi bilinçli algı ve akıl yürütmeye dayalıdır. İşte bundan ötürü, aleyhteki felsefi veya dini argümanlara rağmen “insan bilinci” konu başlığı bilimin çalışma alanına girmektedir.

Farklı türden bilimsel yaklaşımlar, bilincin neliğine dair işe yarar ip uçları sunabilir. Bilinçli deneyimler doğaları gereği birincil bakış açısına bağlı yani kişiye özel olsa dahi, bilim insanları beyin fizyolojisine dayalı yeni nesnel ölçümler geliştirme yolunda ilerleme kaydediyorlar. Beyindeki bilgi ölçümüne dair ölçümler umut verici bir yolun açıldığına işaret ediyor: Söz konusu bu çabalar bizi bilince dair belirli türden hipotezleri test etmeye daha yakınlaştırmaktadır.

Sübjektif bildirimlere gereken güveni göstermek büyük özen gerektirir, fakat bu bildirimlerin doğruluk ve geçerliliğini artırmak mümkün. Subjektif tercihleri deneysel olarak kontrol altına alabilir, meditasyon eğitimi ile iç gözlem yeteneklerini belirgin hale getirebilir ve bilinçli deneyimin nörolojik mekanizmalarına dair mevcut anlayışımızı istikrarlı bir şekilde daha ileri taşıyabiliriz.

İşten söz konusu bu gelişmelere dayanarak bilince neliğine dair gelecekteki bilimsel araştırmaların gelecekte artacağı hususunda iyimser olmak için elimizde birçok makul gerekçe vardır. Bu çabalar, toplum için de birçok faydalı çıktı sunabilir.

Örneğin, bilinç için gerekli olan nöral etkileşim türlerini karakterize etmeye yönelik devam eden çabalar, insan ve hayvan haklarını da kapsayan problemleri bir karara bağlamamıza, bilinci etkileyen hastalıkları teşhis ve tedavi etme çabalarını desteklememize, bireyse ve toplumsal refaha katkıda bulunan ortamları ve teknolojileri teşvik etmemize yardımcı olabilir.

Bilim, bilinci daha anlaşılır kılabilir. Ve elbette daha öğreneğimiz çok şey var. Bahsettiğimiz bilimsel araştırmalar ilerledikçe öğrenilecek yeni şeyler ortaya çıkacak ama yine de bilinç tümüyle şaşırtıcı olmaya devam ediyor.


Ken A. Paller & Satoru Suzuki– “Why being conscious is a barrier to understanding consciousness“, (Erişim Tarihi: 20.06.2021)

Çevirmen: Taner Beyter


* Öncül Analitik Felsefe Dergisi`nden alıntıdır.



Tancredi

Tancredi resimleri


Mesaj Gönder
Forum Başlıkları

 
  CC-Forum> Mühim Mevzular >Bilim - Teknoloji - Sağlık - Yaşam >COVID-19 Pandemisi ve Merak Ettikleriniz>
  29.Oca.2022 Cmt 16:36:57
RMC :

Ben de sunu anlamiyorum;

Her ne kadar Omicron varianti icin ozel bir asimiz henuz olmasa da, mevcut asi hastanelik olma riskini %92 oraninda azaltiyor  (3. Biontech Dozunuz varsa eger!!!) Ancak yeni arastirmalar gosteriyor ki bu etkinlik de bir sure sonra azalmaya basliyor. 

Cocukluk asilarimiz bir omur boyu kalici olurken bu viruste neden tam koruma saglanamiyor?

Ya da Omicron varyantina ozel bir asi uretilirse bunun etkinligi kalici olur mu, mutasyona ugramayacagini farz edersek?

Yoksa bu kovalamaca boyle devam edecek mi, gripe mi donusecek?

Daha cok kehanet sorusu gibi oldu bu :))



Merhaba RMC, çok güzel bir soru sormuşsun, teşekkür ederim. 

COVID-19 aşılarının etkinliklerinin zamanla azalıyor olması beklenen bir hadise. Zira, bireylere aşı yapıldıktan belirli bir süre sonra, kişinin bağışıklık sistemi tarafından ilgili virüse karşı antikorlar oluşmaktadır. Bu antikorlar, zamanla azalma eğilimi göstermekte ve buna bağlı olarak da mevcut bağışıklığın azalmasına neden olmaktadır. Çünkü antikorlar, akıllı veya zeki yapılar değildir. Belirli bir moleküler-biyokimyasal yapıları vardır ve etkinlikleri zamanla azalmaktadır.  Bu durum, bakteriyel veya virütik bir enfeksiyon geçirdikten sonra oluşan doğal bağışıklık için de böyle olmaktadır. En başta immünoglobulin G ve immünoglobulin M olmak üzere, diğer birçok bağışıklık sağlayan molekül de zamanla azalmaktadır.
 
Peki, çocukluk çağı hastalıkları için yapılan aşılar ömür boyu koruma sağlarken, neden COVID-19 aşıları için böyle bir durum söz konusu değildir? Bunun cevabını anlamak için mikrobiyolojiye ve özellikle de viroloji bilimine değinmemiz gerekir. Virüsler, çok kaba biçimde RNA ve DNA virüsleri olarak 2 gruba ayrılabilir. Genetik materyal olarak DNA barındıran virüsler ile RNA barındıran virüsler vardır. COVID-19 da, tıpkı HIV (Human Immunodeficiency Virus) ve Influenza (grip etkeni) gibi, bir RNA virüsüdür. RNA virüslerinin moleküler seviyedeki işlemleri oldukça karmaşıktır. En temel düzeyde, şöyle bir özellikleri vardır: Konak hücreye (örneğin insan hücresine) tutunurlar, ardından genetik materyallerini (RNA) konağın hücresinin içine aktarırlar, sonra da reverse-transkriptaz denilen bir enzim aracılığıyla, tek zincirli RNA molekülünden çift zincirli DNA molekülleri üretirler ve RNA virüsleri (retrovirüsler), oldukça hızlı mutasyona uğrarlar. Bu nedenle de her yıl grip etkeni Influenza virüsü için bir önceki yılda en yaygın görülen virüs tipleri toplanarak aşı yapılabilmektedir. HIV`deki durum ise çok ama çok daha karmaşıktır. O kadar hızlı ve yüksek bir mutasyon hızıyla karşı karşıyayız ki, aşı üretmemiz ve bağışıklık sağlamamız mümkün olmuyor. Yakın zamanda bulunacağı yönünde gelişmeler var. 

İlerleyen süreçte virüsün ne yöne evrimleşeceğini öngörmek pek mümkün görünmüyor. Bir önceki mesajımda da bahsettiğim gibi, virüsler de hücre içi bir parazittir ve hiçbir parazitin temel amacı, konağını öldürmek değildir. Kimi virüs, cinsel yolla bulaşır ve yayılımını sürdürür, kimi ise hava yoluyla veya başka metotlarla. Ancak, her çıkan varyantın ve meydana gelen mutasyonların virüse "şunu şunu yapacağını" söylememiz pek mümkün değil. COVID-19`un da zamanla grip virüsü gibi dönemsel olarak etkinliğini sürdürecek ve pandemi boyutuna yol açmayacak bir virüs olabileceğiyle ilgili olasılıklar birçok enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanı hekim tarafından söz konusu edildi.

Şu an için, enfeksiyon ve klinik mikrobiyoloji uzmanlarını, virologları ve mikrobiyologları, kısacası bilimi takip etmekten başka bir şey yapamıyoruz.

Umarım açıklayıcı ve anlaşılır olmuştur.

İyi dileklerimle. 


Tancredi

Tancredi resimleri


Mesaj Gönder
Forum Başlıkları

 
  CC-Forum> Mühim Mevzular >Bilim - Teknoloji - Sağlık - Yaşam >COVID-19 Pandemisi ve Merak Ettikleriniz>
  29.Oca.2022 Cmt 16:13:27
MrMod :

Merhaba size mutasyonlarla ilgili bir sorum olacak, her yeni çıkan mutant bir öncekine göre daha bulaşıcı olarak insanlara anlatılmaktadır.

Covid19 başladığından beri zamanla önce Alfa varyantı sonra Beta varyantı derken, Gamma ve Delta olarak devam etmiş son olarak Omicron varyantından bahsedilmeye başlanmıştır.

Geçtiğimiz sürede bulaşma riski ve hastalık seyri ile Alfa, Beta, Gamma ve Delta sürekli konuşulmuş ve mevcut zamanda Omicron`a yerini bırakmış.

Her yeni varyant eskiyi unutturup iki tip Covid vakasını anlatmakta, ya Covid19`sun yada Omicronsun :) peki bu süreçte diğer varyantlara ne oldu? Neden hep hastalığın ilk adı ve son varyant konuşuluyor? Diğer varyantlar yok mu oluyor anında?

Teşekkürler.



Merhaba, sorunuz oldukça önemli ve bunun için teşekkür ederim. Açıklayayım. :)

Doğada var olan bütün canlılar, temel olarak, üremek ve hayatta kalmak stratejilerine göre hareket etmektedirler. Bu strateji, en küçük bakteri türü için de, en büyük memeli hayvan türü için de geçerlidir ve bilinçli bir şekilde yapılmamaktadır. Bu strateji doğrultusunda, bütün canlılar, çevrelerine ve halihazırda var olan şartlara uyum sağlamak üzere evrimleşirler. Bunun temel sebebi, genetik bilgilerini gelecek nesillere aktarmak ve hayatta kalmaktır. Her ne kadar son zamanlarda mutasyon kelimesini çok sık duyuyor olsak da, evrim, sadece mutasyonlarla meydana gelmemektedir; birçok moleküler ve çevresel faktör, evrimsel sürece doğrudan veya dolaylı olarak katkıda bulunur. Bu konu hakkında anlaşılır ve detaylı bilgi edinmek isterseniz, Evrim Mekanizmaları* adlı bu yazı dizisini okumanızı tavsiye ederim.

Virüsler ise çok daha enteresan biyolojik yapılardır. Biyoloji biliminde bir yapıya "canlı" diyebilmek için gerekli bazı şartlar vardır. Virüsler, bu şartların bir kısmını sağlamakta, bir kısmını ise sağlamamaktadır ve hücre içi zorunlu parazitler olarak bilinirler. Kendi genetik maddelerini çoğaltmak için mutlaka bir hücreye (insan, köpek, bitki, mantar, bakteri) tutunmak zorundadırlar. Hücre içine girmediklerinde ise kristal formunda bulunurlar ve hareketsizdirler. Hiçbir parazitin amacı ise konağını öldürmek değildir. Eğer konağının ölümüne sebep olursa, kolayca yayılamaz ve varlığını sürdürmesi mümkün olmaz.

Tüm bu bilgiler ışığında bakıldığında, tabiidir ki, COVID-19 da kendi varlığını sürdürmek ve insanları enfekte etmek için birçok strateji geliştirmektedir. COVID-19`un birçok mutasyon oluşturduğu, bu sayede bulaşıcılığının ve hastalık belirtilerinin değiştiğini, virüsün kendi üzerindeki moleküler yapıların (spike proteini) değiştiğini biliyoruz. Bu kaçınılmazdır. Mutasyonlar, her canlıda belirli bir matematiksel oranda kendiliğinden ortaya çıkabilmektedir. Bu mutasyonların çok önemli bir kısmı nötr (etkisiz) olsa da, bir kısmı ise yararlı ve zararlı olarak kabul edilir. Ancak, değişen şartlar doğrultusunda, bir canlıda (örneğin virüste) biriken nötr (etkisiz) mutasyonlar, o şartlar içerisinde ifade edilebilir ve yararlı bir durum sağlayabilir. Bunun tam tersi de mümkün olabilir.

Doğrusunu isterseniz, COVID-19`un insanlar arasında yayılmaya başladığı günden bugüne on binlerce mutasyon birikmiştir. Bunların tamamı biyoloji ve tıp veritabanlarında güncel olarak kaydedilmektedir. Fakat, her ortaya çıkan mutasyonun virüsün bulaşıcılığını arttırdığı/arttıracağı iddiası yanlıştır. Peki, niçin sürekli farklı farklı varyantlar ortaya çıkmaktadır? Delta varyantı için konuştuğumuz hastalık özellikleri, yayılım oranı gibi kriterler farklı iken, Omicron varyantı için biraz daha farklı oldu. Birçok mutasyon birikmiş ve halen birikiyor olmasına karşın, virüsün hastalar üzerinde ve yayılım dinamiklerinde meydana gelen farklılığın dikkate değer ve klinik ölçüde anlamlı olması nedeniyle farklı varyantlar daha fazla dikkate alınır, araştırmak üzere daha çok çaba harcanır. COVID-19`da meydana gelen mutasyonların yaklaşık bir grafiğini aşağıdaki görselde görüyorsunuz.


Peki, bu süreçte diğer varyantlara (alfa, beta, delta) ne olmaktadır? Diğer varyantlar, elbette tamamen yok olmamaktadır. Ancak, virüsün toplumlar arasında yaygın ve baskın formunun Omicron varyantı olması nedeniyle, diğer varyantlar ile meydana gelen enfeksiyon durumlarıyla daha az karşılaşılmaktadır. Şöyle bir gerçek de var ki, COVID-19`un omicron varyantı ile enfekte iken, bir diğer varyant ile (örneğin delta varyantı) enfekte olmak da mümkündür. Bu nedenledir ki; maske, mesafe, hijyen ve aşılanma tedbirleri son derece önem arz eder. Ne var ki, baskın ve yaygın varyantın omicron olması nedeniyle klinik pratikler, alınan önlemler, hastalığın seyri, ek doz aşılama (booster) yapılması gerekliliği değişmektedir. Güncel varyant hakkında bilgilerimiz arttıkça, alınan önlemler ve klinikteki uygulamalar da değişkenlik gösterebilmektedir.

Umarım, açıklayıcı ve anlaşılır olmuştur.

İyi dileklerimle.



* Evrim Mekanizmaları Yazı Dizisi: https://evrimagaci.org/yazi-dizisi/evrim-mekanizmalari-2



Tancredi

Tancredi resimleri


Mesaj Gönder
Forum Başlıkları

 
  CC-Forum> Yaşamdan Kesitler >Aşk ve Sevgi üstüne >Nazım Hikmet Sözleri>
  29.Oca.2022 Cmt 15:38:17
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
           beş değil,
                      yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
                            deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
                                    senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
                      kabahat senin,
                                     - demeğe de dilim varmıyor ama -
                      kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

- Nâzım Hikmet Ran


Tancredi

Tancredi resimleri


Mesaj Gönder
Forum Başlıkları

 
  CC-Forum> Mühim Mevzular >Bilim - Teknoloji - Sağlık - Yaşam >Evrimsel Psikoloji Yazı Dizisi: 1- Evrimsel Psikoloji Nedir?>
  28.Oca.2022 Cum 15:01:40

Türlerin Kökeni’nin son sayfalarında, doğal seçilim yoluyla evrim teorisini açıklayan Darwin cüretli bir öngörüde bulunmuştur (Darwin, 1970, s. 468): 

"Gelecekte çok daha önemli araştırmalara açık alanlar görüyorum. Psikoloji, Bay Herbert Spencer’ın şimdiden attığı temelle, zihni güçlerin ve yeteneklerin ancak yavaş yavaş ve aşamalı olarak kazanılmış olmasının gerekliliğine, güvenle oturtulabilir. İnsanın kökeni ve tarihi daha çok aydınlanacaktır.”

Darwin’in bu sözleri, günün birinde “evrimsel psikoloji” adında yepyeni bir alanın doğacağını haber veren ilk sözler gibidir.

20. yüzyıl boyunca birçok düşünür, Darwin’in temel anlayış biçiminden hareketle psikolojiye daha sistematik bir yaklaşım için gerekli yapının nasıl inşa edileceği sorusunu çözmeyi denediler (Tooby ve Cosmides, 2005). Tüm bu çeşitli yaklaşım ve çabaların da etkisiyle, birkaç on yıl önce evrimsel psikoloji alanı ortaya çıktı.

Evrimsel psikolojiyi farklı açılardan tanımlamak elbette mümkündür; burada genel bir tanım yapmak gerekirse evrimsel psikoloji, tüm psikolojik olguları anlamaya yönelik temel bir çatı ve insanın sinir sistemi ile bu sistemin doğurduğu davranışların evrimsel süreçlerin ürünleri olduğunu ileri süren bir ilkeler bütünüdür. İnsanları doğal seçilimin ürünleri olarak ele alır, bu sebeple de insan türünü doğal dünyayı yöneten kurallardan bir şekilde bağımsızmış gibi kabul eden bir kavrayışa sahip değildir (Geher, 2006). Buna göre insanın zihni ve davranışları bir takım tabii ilkeler doğrultusunda, rastgele değil belli bir amaca yönelik ve kendi içinde tutarlı şekilde oluşmuştur. Dolayısıyla şu anki insanı bilimsel bakımdan izah ederken türün evrimsel geçmişi incelenmeli, davranışların nedenleri bu geçmişin ışığında araştırılmalıdır.

Evrimsel psikolojinin bilim camiasının dikkatini çekmesi bir hayli zaman alsa da günümüzde bu alan birçok disiplin tarafından bilinmekte ve etkisini giderek arttırarak yaygınlaşmaktadır. PsycINFO veritabanından alınan bilgiye göre evrimsel psikoloji alanında yapılan yayın sayısı 1985-1992 yılları arasında 29 iken, 1993-2000 yılları arasında yapılan yayın sayısı 331’dir (Durrant ve Ellis, 2002). Bu göstergeler özellikle psikoloji içerisinde evrimsel bakış açısının zamanla ne kadar önem kazandığının niceliksel bir kanıtıdır. 2000 yılından sonraki dönemde yapılan yayın sayısı ise önceki değerlerden daha fazladır (Bkz. Webster, Jonason, ve Schember, 2009).

Evrimsel psikoloji alanında çalışan araştırmacılar her ne kadar bütün insan davranışları ve zihinsel yapısıyla ilgilense de bazı konular üzerinde daha fazla yoğunlaşmışlardır. Alanın önemli bir yayın organı olan Evolution and Human Behavior (Evrim ve İnsan Davranışı) adlı bilimsel dergide 1997-2008 yılları arasında yapılan 408 yayının başlığı incelendiğinde bu başlıklarda en çok; “sex (cinsellik/cinsiyet/cinsel ilişki)”, “attractiveness (çekicilik/cazibe)”, “differences (farklılıklar)”, “sexual (cinsel)” gibi sözcüklerin kullanıldığı görülmüştür (Webster, Jonason, ve Schember, 2009). Bu da göstermektedir ki alanda çalışan bilim insanları dikkatlerini son yıllarda, daha ziyade insan eşleşmesi, cinsiyetler arası ve cinsiyet içi sosyal ilişkiler, cinsel yönelimli davranışlar vb. konulara odaklamışlardır.

Sonuç olarak bugün evrimsel psikoloji, birçok temel insan davranışı örüntüleri hakkında tutarlı yorumlar sağlama ve insan olmanın ne manaya geldiğine ilişkin yeni bulgular üretme konusunda son derece muktedir olduğunu kanıtlamıştır (Geher, 2006).

* Makale, Evrim Ağacı sitesinden alıntıdır. Link: https://evrimagaci.org/evrimsel-psikoloji-nedir-5191



Tancredi

Tancredi resimleri


Mesaj Gönder
Forum Başlıkları

 
  CC-Forum> Mühim Mevzular >Bilim - Teknoloji - Sağlık - Yaşam >COVID-19 Pandemisi ve Merak Ettikleriniz>
  27.Oca.2022 Per 21:34:01
Herkese merhaba!

Madem ki CC Forum açıldı, öyleyse daimi olarak dinamik kalacağını umduğum bir başlığı huzurlarınıza sunuyorum. COVID-19 pandemisi başlayalı yaklaşık 2 sene oluyor. Pandeminin başladığı ilk günden bugüne kadar birçok konu merak edildi, tartışıldı, konuşuldu ve halen merak edilen çok fazla sayıda konu var.

Hepimizin takdir edeceği üzere, yanlış bilgi, doğru bilgiye kıyasla -özellikle sosyal medya üzerinden- çok daha hızlı yayılıyor. Söz konusu pandemi ve halk sağlığı gibi çok kritik konular olduğunda, herkesin doğru bilgiye erişmesi ve bazı bilim dışı iddialar nedeniyle hayati tehdit oluşturabilecek durumlardan uzak durması da oldukça önem arz ediyor. 

Bu meyanda, her ne kadar alanım enfeksiyon hastalıkları ve mikrobiyoloji olmasa da, alanı biyolojik bilimler olan biri olarak, COVID-19 pandemisi hakkında merak ettiğiniz her şeyi bilimsel kaynaklar ve referanslar eşliğinde, mümkün olduğunca sade ve anlaşılır bir dille cevaplamaya gayret edeceğim. Böylelikle, sohbet odalarında diğer kullanıcıların da başını şişirmemiş, konu hakkında konuşmayı talep edenler ile bu başlık altında hasbihal etmiş oluruz.

Peki, formatımız nasıl olacak? Tabii ki, CC Forum kurallarının tamamı burada da geçerli. Eğer CC Forum kurallarını okumadıysanız, lütfen bu linkte yer alan kuralları (https://www.chatcity.cc/forumKurallar.asp) gözden geçiriniz. Ayrıca konularımızın sadece bilimsel temelde ilerlemesine de özen göstermemiz gerekiyor. Burada sadece bilimsel gerçekleri konuşacağız; siyasetle ilgili meseleler, konumuzun tamamen dışında kalıyor. Her ne olursa olsun, farklı yaşam görüşüne sahip kişilere küçümseyici, dışlayıcı ve hakaret içerikli sözler söylememek ve fikirler ayrılığı ilkesi temelinde saygı göstermek de oldukça önemli.

Örneğin, pandeminin başlangıcında çeşitli ilaçların COVID-19 ile enfekte kişileri tedavi etmek amacıyla kullanıldıklarını, fakat ilerleyen süreçte dünya çapında yapılan bilimsel çalışmalar ve yayınlar sayesinde, bu ilaçların zannettiğimiz kadar etkili olmadıklarını ve hattâ tehlikeli olabileceklerini anlamış olduk. Bunun neden böyle olduğu ile ilgili bir soru gelirse, elimden geldiğinde açıklayıcı ve anlaşılır biçimde yanıtlamaya çalışacağım. Zira bilim, anlaşılamaz bilgilerden oluşan karmaşık bir alan değil, hayatla ilgili gerçekler hakkında heyecan duymamıza aracılık eden bir alandır. Bu nedenle de, anlaşılır olmak durumundadır.

Merak ettiğiniz konularla ilgili İngilizce ve Türkçe birçok bilimsel makaleyi, videoyu ve animasyonu gayet sadeleştirerek ve anlaşılır kılarak burada paylaşmak ilk hedefim. Zira, öyle zamanlar geliyor ki, benim de anlamakta epey zorlandığım ve kafamın karıştığı durumlar oluyor. Bu nedenle, her şeyi temelinden başlayarak ele almak gerekiyor.

Sınav yok, sorgulayan yok, yargılayan yok. Hep birlikte öğreneceğiz, ilerleyeceğiz; çünkü esas güzel olan bu. Öyleyse, ilk sorularınızı okumak için sabırsızlıkla bekliyorum. 

İyi dileklerimle. 


Tancredi

Tancredi resimleri


Mesaj Gönder
Forum Başlıkları

 
  CC-Forum> Kültür Sanat Hobiler >Kitapkurtları >Virginia Satir ve İnsan Yaratmak Üzerine Sözler>
  27.Oca.2022 Per 18:49:45
“Sizi boğmadan sevmek, yargılamadan takdir etmek, istila etmeden size katılmak, talep etmeden davet etmek, suçluluk duymadan bırakmak, sizi suçlamadan eleştirmek ve hakaret etmeden size yardım etmek istiyorum. Eğer aynı şeyleri sizden de alabilirsem, o zaman gerçekten tanışıp birbirimize değer katabiliriz.”

Virginia Satir
Psikoterapist


Tancredi

Tancredi resimleri


Mesaj Gönder
Forum Başlıkları

 
  CC-Forum> Kültür Sanat Hobiler >Kitapkurtları >Virginia Satir ve İnsan Yaratmak Üzerine Sözler>
  27.Oca.2022 Per 18:47:02
Benim Özdeğer Bildirgem

Ben, kendimim.

Tüm dünyada benim gibi hiç kimse yok.
Bazı yönleri bana benzeyenler var, fakat kimse tam olarak tüm yönleriyle benim gibi değil.
Dolayısıyla, bende varlık bulan her şey sadece bana özgü; çünkü ben, onları tek başıma seçtim.

Benimle ilgili her şey benim:
Vücudum ve onu oluşturan her şey;
zihnim ve onu oluşturan tüm düşünce ve fikirler;
gözlerim ve onun ifade ettiği tüm görüntüler;
öfke, neşe, kaygı, sevgi, hayal kırıklıkları, heyecan dahil, tüm duygularım;
ağzım ve oradan çıkan her nazik, yumuşak veya kaba, doğru veya yanlış sözcük;
sesim, yüksek veya alçak; başkalarına veya kendime karşı.


Kendi fantezilerim, rüyalarım, umutlarım, korkularım.
Tüm zafer ve başarılarım benim, tıpkı tüm hatalarım gibi.
Çünkü beni oluşturan tüm parçalar benim.
Ben kendimle tamamen yüzleşebilirim,
Ve böyle yaparak beni oluşturan tüm parçaları sevip,
Onlarla dost olup, dostça yaşayabilirim.
Ve böylece benim için en önemli şeylere ulaşmak üzere,
Bir bütün olarak amaçlarımı gerçekleştirebilirim.
Kendi kendimi şaşırtan bazı yönlerim olduğunu biliyorum.
Ve bilmediğim başka yönlerim de var.
Fakat kendimle dost olduğum ve kendimi sevdiğim sürece,
Beni şaşırtan bu yönlerin üzerine cesaret ve umutla gidip
Kendimle ilgili daha pek çok şey bulabileceğimi biliyorum.
İnsanlara nasıl görünürsem görüneyim,
Ne söylersem, ne yaparsam yapayım,
Herhangi bir anda ne düşünürsem, ne hissedersem hissedeyim,
Hepsi de benim. Bu bana özgü.
Zamanın o noktasında nerede olduğumun bir ifadesi.
Ne yaptığıma, nasıl düşündüğüme, ne hissettiğime baktığımda,
bazı yönlerim uyumsuz olabilir.
Ve ben bu uymayan yönleri çıkarıp,
Uyduğuna emin olduklarımla yola devam edebilirim.
Çıkardıklarımın yerine yeni şeyler yaratabilirim.
Görebilir, duyabilir, hissedebilir,
Düşünebilir, söyleyebilir ve yapabilirim.
Benim dışımdaki dünyada, insanlara bir düzen yaratabilecek,
İlişkileri anlamlı kılabilecek, üretken ve onlara yakın
olabilecek,
Gerekirse dışarıda hayatta kalabilecek bir birikimim var.
Kendime aitim ve böylece kendimi yeniden biçimlendirebilirim.
Ben kendimim ve bundan mutluyum.

Virginia Satir
Aile Psikoterapisinin Kurucusu
<<1 2>>